Sol 28 Şubat’ın neresınde?

Sol 28 Şubat’ın neresınde?
“28 Şubat” olarak adlandırılan ve bazı siyaset bilimcilerin “post’modern darbe” olarak niteledikleri süreç, ikinci yılını doldurdu.
28 Şubat sürecinden en çok etkilenen ve sürecin asıl hedefini teşkil edenler herkes tarafından mâlum. Fakat, “Türk Solu”nun bu süreçte oynadığı rol ve nasıl etkilendiği konusunda halen net bir şeyler söylemek çok zor. Kimilerine göre, sol bu süreç içerisinde hiç yer almadı, kimilerine göre ise bu işin tam merkezindeydiler. AKSİYON, solun 28 Şubat sürecindeki tavrı ile ilgili sis perdesini aralamaya çalıştı. İşte, sol ve 28 Şubat…

Türk solu’nun bazı temsilcileri, 28 Şubat’la başlayan süreci, en az 27 Mayıs kadar ilerici bir süreç olarak kabul edip hareket ettiler. İşçi Partisi (İP) lideri Doğu Perinçek ve PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’a yakınlığıyla bilinen Prof. Dr. Yalçın Küçük, bu görüşün önde gelen temsilcileriydi. Nitekim, Perinçek başkanlığındaki İP’nin “Devrim Kanunları Uygulansın” ibâreli afişleri, İstanbul’da ilk kez 6 Şubat 1997’de görüldü. Afişler, ilk önce küçük bir partinin “kendini hatırlatma” bâbında bir kampanyası sanıldı. Parti, Kasım 1996 Kongresi’nde aldığı kararları halka duyuruyordu. Afişin üstünde “Cumhuriyet Devrimi Kanunları Uygulansın” deniyor, kalan yerde de bunun için neler yapılması gerektiği ayrıntılarıyla madde madde sıralanıyordu.

Ordu hangi mevzide?

Bir “afiş” olarak bu “etkisiz mesaj”, kısa bir süre sonra Türkiye’nin siyasi hayatına hâkim oldu. Çünkü afişlemenin üzerinden henüz üç hafta geçmişken, o talepler İmam—Hatip liselerinin fiilen lağvedilmesinden, Kur’an Kurslarının kapatılmasına, türban yasaklarına kadar 28 Şubat 1997 MGK (Milli Güvenlik Kurulu) Toplantısı’nda “tavsiye kararlar” olarak çıktı ve Türkiye herkesin bildiği mâlum sürece girdi…

İşçi Partisi’nin programıyla, MGK tavsiye kararları arasındaki bu “uyum”, İP Genel Başkanı Doğu Perinçek tarafından 12 Mart 1998’de, “TSK, Cumhuriyet devriminin mevzilerine girmiştir” diye yorumlanıyordu. Yani?.. Perinçek’in Türkiye siyasi tarihini okumasına göre, Türkiye için Mustafa Kemal’in önderliğinde ordu ve milletin padişaha isyanıyla başlamış, ama “yarım kalmış” bir “Cumhuriyet Devrimi”nin, “Ulusal Demokratik Devrim”in tamamlanması sözkonusuydu. Onun deyişiyle “Türkiye’nin Ortaçağ’la bir hesabı vardı” ve “bu hesaplaşmada ordu, hiçbir zaman İP kadar kökten pozisyonlara gelmesi beklenmese de, Ulusal Demokratik Devrim’in mevzilerinde yer alıyordu.”

Böylece 12 Eylül sonrasında çok zedelenen Türkiye solu ile askeri kesim arasındaki ilişki beklenmedik bir mecraya kayıyor ve sol, ordu ile ilişkilerine ivme kazandırma gayretine giriyordu. 12 Eylül sonrasında Türk solu ordudan umudunu iyice kesmiş, uğradığı hayal kırıklığının etkisiyle “ordunun ilerici rolü” olabileceği fikrini toptan reddederek, 27 Mayıs’ı olumlu değerlendirmenin bile bir hatâ olduğunu kabul eder noktaya gelmişti. Buna göre demokratik sistemin şu ya da bu şekilde kesintiye uğraması, bu “kesinti hareketi” reformcu hamlelere önayak olsa bile hoşgörülemezdi. Bu bakış açısı, istisnalarla birlikte solda genel kabul görmüştü.

Sol’da garip dönüşüm

Sol, bütün dünyada özgürlüğün, demokrasinin, insan hakları, din ve vicdan özgürlüğü gibi evrensel değerlerin sembolü olmaya çalışırken, Türkiye’de 28 Şubat ile birlikte neredeyse bütün bu değerlerin aksi istikametine doğru ilerlemeye başlıyordu. 28 Şubat’la birlikte, daha düne kadar orduya en ağır ve kökten eleştirileri yapan bazı sol grup ve partiler, birden bire orduya övgüler düzmeye başlıyorlardı. Bu süreç, 12 Mart öncesini hatırlatır biçimde yükseliyordu. Örneğin Perinçek’e göre, ordu 1996 Sonbaharı’ndan itibaren Cumhuriyet Devrimi’nin mevziine girmiş bulunuyordu. Bundan sonraki dönemde, şaşırtıcı bir şekilde, 28 Şubat 1997 MGK toplantısında İP’nin “Cumhuriyet Devrimi Kanunları Uygulansın” programı neredeyse bire bir kabul ediliyordu. Bu durum Perinçek’in devletin en etkili kurumlarını yönlendiren insan rollerine soyunmasına sebep oluyor ve yaptığı açıklamada “İP, ordu ile aynı konumda yer alıyor” diyordu. Kısa bir süre sonra, 31 Ekim 1997 tarihli Milli Güvenlik Siyaset Belgesi kabul ediliyor, düşman “irticai ve ülkücü kesimler” olarak değiştiriliyor, Kürt sorunuyla ilgili olarak da “kamusal alana taşırılmaması koşuluyla, birtakım kültürel hak ve özgürlüklerin verileceği” belirtiliyordu.

12 Mart 1998 tarihinde Aktüel dergisine demeç veren Perinçek şöyle diyordu: “Mustafa Kemal’in programını TKP (Türkiye Komünist Partisi) mi yazıyordu? Ama, bugün bütün hamlelerin, atakların çıkışını İP’de buluyoruz. RP’nin kapatılma gerekçesine bakın, tamamen benim kitaplarımdan yazılmıştır.”

Böyle bakıldığında solda, “ilerici, devrimci” bir yönelimin tesbiti öncelikle Refah’a karşı alınan tutum üzerinden yapıldığı görülüyordu. Apo’ya yakınlığıyla tanınan sosyalist düşünür Prof. Dr. Küçük de bir yandan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazdığı dilekçelerle RP’nin kapatılması için ilk harekete geçen, gerekli hukuki gerekçeleri sunan kişi olmakla övünürken, bir yandan da 30 yıldır ilk kez “solu” karşısına almayan bir orduyla karşı karşıya olduğumuzu söylüyordu. Küçük de 28 Şubat Kararlarını “ilerici çıkış” olarak görüyordu.

Küçük, Aktüel dergisine verdiği demeçte “27 Mayıs örgütsüz bir halk devrimidir” noktasından yola çıkarak, bugün de “Ordu içinde Doğan Avcıoğlu eğiliminin güç kazandığı yollu değerlendirmeler üzerinde ciddiyetle durulmayı gerektirmektedir” diyordu. Ne demekti “Doğan Avcıoğlu eğilimi?” Kendisini Marksist olarak niteleyen bir entellektüel olan Doğan Avcıoğlu, radikal Kemalist bir programla “ordu—sol aydın işbirliği içerisinde iktidarı almayı” hedefliyordu. Bu noktadan sonra, Küçük daha cüretkâr ifadeler kullanarak bazı üst düzey askeri isimler de veriyordu: “Benim kuşağım tarihimizin umut dolu 28 ve 29 Nisan öğrenci ayaklanmalarının gençleridir… Biz, bu büyük yükselişte Harp Okulu öğrencileri ile birlikteydik. Tarih denk düşmektedir; başta Çevik Paşa olmak üzere bugünkü komutanların bir bölümünün yaşları ve sınıfları bu yürüyüşlere uygun gelmektedir…”(12 Mart 1998, Aktüel)

Ordu karşısında “eleştirel” bakışını korumaya çalışan sosyalistler arasında da en azından bir “kararsızlık” hali gözüküyordu. Örneğin, Sosyalist İktidar Partisi (SİP) Genel Başkan Yardımcısı Kemal Okuyan, “Hiçbir zaman MGK kararlarının yanında olmadık” derken, “Ancak şeriatçı güçlerin ardından gözyaşı dökecek de değiliz” demeyi de ihmal etmiyordu.

Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖDP) ise, demokratikleşmeyi sivil dinamiklerde, toplumsal muhalefet örgütlerinde ve mücadelelerinde, aşağıdan gelen bir sol dalgada değil de, askeri odaklarda arama alışkanlığının “yanlış” olduğu uyarısını yapıyor ve bu yüzden de “İP” tarafından “tarikatçi” olmakla suçlanıyordu. ÖDP’ye göre Türk solunda geçmişte de bu yönde eğilimler görülmüştü ve 28 Şubat bu açıdan, bu anlayışın ısıtılarak yeniden önümüze sürülmesinden başka bir şey değildi.

Emek Grubu’na göreyse, çağımızda hangi kurumun kişi veya olayın devrimci olup olmadığının normunu RP karşıtı olup olmamakla özdeşleştirmek, devrimci olmanın gereklerinden kendini âzâde tutmaktan başka bir şey değildi. Emek Grubu’na göre, Refah karşıtı olmak “devrimci” olmak demek değil, aksine devrimcilikten sapmaydı.

Sosyalist Birikim Dergisi’ne göre ise durum son derece farklıydı. Birikim’e göre 28 Şubat’ın komuta kademesi ordunun bugüne kadar sahip olduğu siyasi ağırlığını korumak istiyordu. Bunun için de bazı kesimlerin şeriat arzusunu kullanarak, kendisine meşruiyet sağlıyordu. Böylece siyasette kendine ayırdığı özerk alanı korumaya çalışıyordu.

Solun diğer iki önemli kitle partisi CHP ve DSP ise, 28 Şubat sürecinin bugünkü durumu ile ilgili birbiriyle çelişkili açıklamalar yapıyorlar. Azınlık hükümeti kurarak başbakan olan DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit, başbakanlık koltuğuna oturmasının hemen akabinde “28 Şubat sürecinin bittiğini” ilan ederken, solun diğer önemli ismi CHP lideri Deniz Baykal ise, “Türkiye’de hükümetlerin değişmesi ile 28 Şubat süreci kapanamayacaktır” diyordu.

Baykal’ın, Silahlı Kuvvetler’in kamuoyu oluşturan demokratik bir baskı grubu gibi çalışarak 28 Şubat sürecine “katkıda bulunduğu” yönündeki sözleri ise Türkiye’deki sol hareketi değerlendirmek açısından tarihi nitelikteydi. İşin ilginç tarafı aynı Baykal, bir grup konuşmasında, “Kimse askere dayanarak politika yapmasın. Bu anlamda politika yapmak iflasın ilanıdır” diyordu. Ancak, sol aydın ve partilerin dışında, Türk solunun 28 Şubat’a yaklaşımını daha da ilginç kılan bir durum daha var. O da yasadışı sol örgütlerin, 28 Şubat öncesi ve sonrasındaki eylemleri.

İlginç eylem tablosu

Sol örgütlerin son beş yıllık icraatları değerlendirildiğinde, sıradışı bir ayrıntı oldukça dikkat çekiyor. Tüm sol örgütlerin 1997 yılına kadar artış gösteren eylemleri, 1997’de birden azalıyor ve bu azalış 1998’de yerini yeniden yükselmeye devrediyordu. Yani, bir kısım sol aydınlar 28 Şubat’ı destekleyen açıklamalar yaparken, yasadışı sol örgütler de eylemlerini azaltmaya büyük özen gösteriyordu. Örneğin, Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre 1996 yılında 234 eylem yapan DHKP/C örgütünün, 1997 yılındaki eylem sayısının 122’ye düştüğü göze çarpıyor. Bu rakam 1998 yılında ise yeniden yükselerek 146 olarak gerçekleşiyor.

Yine Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre 1994 yılından başlayarak 1997 yılına kadar artarak çoğalan MLKP örgütünün eylemleri, 1997 yılı içerisinde birden azalıyor. 1996 yılı içerisinde 96 eylem yapan MLKP, 1997 yılı içerisinde 25 eylem yapıyor, 1998 yılı içerisinde de faaliyetlerini artırarak 39 eylem gerçekleştiriyor. TKP/ML—TİKKO örgütünün grafikleri de diğer örgütlerin eylemleri ile büyük benzerlikler arz ediyor. TKP/ML—TİKKO’nun 1996 yılına kadar artış gösteren eylem sayısı, 1997 yılında azalma gösteriyor. 1996 yılında 66 eylem yapan örgüt, 1997 yılında 40 eylem gerçekleştiriyor. THKO kökenli örgütlerde (TİKB, TKEP/L, TKEP, TDKP, TKİP, KDH) de benzeri bir tablo ortaya çıkıyor. 1996 yılına kadar artarak süren eylemler, 1997 yılı içerisinde azalmaya başlıyor. 1996 yılı içerisinde 82 eylem yapan söz konusu örgütler, 1997 yılı içerisinde 49 eylem yapmışlar. Bu örgütlerin eylemlerinde de 1998 yılında artış olmuş ve örgütler bu yıl içerisinde 72 ayrı eylem gerçekleştirmişler.

Ava giden avlanır

Başka bir deyişle, MGK tarafından belirlenen yeni güvenlik konsepti “PKK ve sol örgütleri” birinci derece tehdit olmaktan çıkarırken, kendisini aydın olarak niteleyen bazı sol isimler bunu “ilerici” bir yaklaşım olarak alkışlıyorlardı. Aynı süreçte, yasadışı sol gruplar da adeta bu yeni konsepti doğrular nitelikte eylemlerini, neredeyse yüzde 50 oranında azaltıyorlardı. Bu ilginç rastlantı, ne var ki bir yıl sonra yerini yeniden artan eylemlere bırakıyordu. Solun önde gelen “aydınları” da, tuttukları alkışa cezaevinde devam ediyorlardı. Nitekim, ordunun kendi çizgilerine girdiğini iddia eden Doğu Perinçek de, Yalçın Küçük de 1998 yılı sonunda hapse giriyorlardı. Başka bir deyişle, devleti istismar etmeye çalışanlar, istedikleri neticeyi elde edemiyordu. Buna “ava giderken avlanmak” denirdi ki, yaşananlar da buna tekabül ediyordu.

Bütün bu olanların sebebi neydi? Herhangi bir müdahale olmasaydı ve Çiller’in başbakanlığındaki bir DYP—RP iktidarı daha başka ne sonuçlar verebilirdi? Dağınık bir siyasi tablo zaten “devletin” etkinliğini ve gücünü artırmaz mıydı? Dinsel eğilimlerin belirleyiciliğinin sınırına dayanan RP, yönetimdeki başarısızlığının bedelini ilk seçimlerde zaten ödemeyecek miydi? Yoksa herkes, 27.5.1997 tarihinde CHP Grubunda konuşan ve “Türk halkı kollektif intihar duygusu içinde mi de RP’yi desteklesin” diyen CHP lideri Baykal gibi mi düşünüyordu? Demek ki bu yönde ciddi endişeler vardı. Gerçekten, 28 Şubat’ta siyasete müdahale edenler, kendilerini güçlü kılan ve hiçbir ciddi risk unsuru taşımayan bu yapıyı neden bozmuşlardı? Mücadele, sanıldığı gibi sivil siyasetçiler ile—derin devlet arasında mıydı? Çok dar bir alana sıkışmış sivil siyasetin daha da daraltılmasının nasıl bir gerekçesi olabilirdi?

Aslına bakılırsa Refahyol Hükümeti’nin istifası ve RP’nin kapatılması, sivil siyasetin etkinliğinden ve bunların yönetimi belirlemesinden kaynaklanmamıştı. Siyasetin kalın çizgileri ve ana yönler zaten siyasi iktidarların yetki alanının dışındaydı. RP’nin, ülkedeki yönetici çekirdeği belirleyecek kadar oy alması beklenmiyordu. Zaten oy, tek başına ülkeyi yönetmeye de yetmezdi.

Görünen o ki; sorun kimsenin aklına gelmeyen bir yerdeydi. Derin ve anlamlı çatlak, sivil siyasetçi ile bürokrat devlet arasında değil, yöneten çekirdeğin içinde oluşmuştu. Ağacın gövdesini yaran kamanın, kabuğu da kırması gibi, sivil siyaset asıl bölünmenin eteklerindeydi ve temel kavganın yansımalarından etkileniyordu.

Sivil siyaset, bu çatışmayı ne anlayabildi ne de içine girebildi. Olayları araştıran komisyonlar, gazete kupürleriyle yetinmek, bilerek sızdırılan bilgilerden çok anlamlı olmayan senaryolar üretmek zorunda kaldılar. Ve görünen o ki, yakın zamanda da bu sis perdesini tam olarak aralamak pek mümkün olmayacak.


Tarihinde Fatih C. Tarafindan Yazildi.

#Aksiyon



Bunlarda ilginizi çekebilir



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*